31 Mayıs 2013 Cuma

anlam veremediklerim

   Sartre'ı anlamaya çalışırken buldum kendimi. Anlamasam da henüz voroluşçuluk felsefesinin içine girmeye çalışıyorum. Çünkü sartre'ı anlamak için bunun şart olduğunu gördüm.
   Hayatınn gündelik telaşları olmayınca  kendimi edebiyata, sanata, bilime hatta gönüllülük faaliyetlerine verebiliyorum. Kendim için yapabileceğim en güzel şeylerin bunlar olduğunu söylüyorlar ama ben yine de tatmin olmayan biri olarak, belki de alışkanlık, herkes gibi telaşlarla geçmesini bekliyorum ömrümün. Bunun için de en yakın tarih eylül, bekliyorum elimden başka bir şey gelmeden...
   Önümdeki üç ay içinde de ilaçların bünyeme oynadıkları oyunu beklemekten başka çarem yok. Hayat bazen ölümü isteyecek kadar zor. Ve bu sefer devreye isteyip de yapamamak giriyor, derken varolmak ya da olmamak yaşamak ya da yaşamamak, neden yaşamak zorunda olduğun neden bu duruma geldiğin yenildin mi, hala başa çıkabilir misin vs bir çok soru da üretebilirim kolay benim için çünkü ben hergün bunlarla yaşıyorum.
Elif

28 Mayıs 2013 Salı

 Zaman hiç planladığımız gibi gitmiyor Nar. çok farklı düşüncelerim vardı aslında ideallerim vardı ama ne oldu? üç görüşmeden sonra bırakmak zorunda kaldım. Sadece gitme niyetinde olanlar gecen yıllarını kutluyorlar Nar. Hangisi doğru? diye sormak geliyor içimden ama artık ben de değiştim. Sormayacağım ve sorgulamayacağım. Sadece yaşayacağım bakalım hayat bana ne gösterecek? diyerek. Zaten boşuna bir çaba oluyor çünkü yaşadıklarımda yaşayacaklarımda elimde değil ki! Sadece yaşamak ve yaşantılarını geride bırakmak...Sen yapabiliyor musun bunu Nar?

24 Mayıs 2013 Cuma

Ben 'ben' değilim

Beni kötü insan olmakla suclayabilirsiniz ya da vicdansiz olmakla hatta yaşadıklarımı hemen unutmamla.. Ne kötü ne de vicdansiz bir insanim kanımca. Hele ki yaşadıklarımı unutmam imkansız .. Sadece uzerlerini örtüyorum önüme engel olarak çıkmasınlar diye. Kendimle savaşıyorum. Asıl benle! Asıl ben olmamam gerekiyor bu düzende. Olmamalıyım ki uzulmemeliyim .. Kırmalıyım kizmaliyim  .. 
Hiç böyle değildim . İstanbul insanı icine çeker yutar derler ya .. Yalan .. Eğer insanın icinde varsa olur. Sınır koymak tamamen elimizde. Koyamadım sınırı ve inanılmaz mutsuz, morali yerle bir olmuş durumdayım . Yakışmadı bana, ben bu değilim biliyorum.. Şeytana uydum pişmanım.. Cok mutsuzum, oturdum ağladım pastanede.. Ama aklım basıma geldi bir musibet bin nasihattan iyiymis ya doğru . Eski ben hosgeldi. Ben buyum değişmek zorunda değilim kabul ederlerse ne ala.. Etmemeleri umrumda da değil. Özür dilerim kendimden. Kendime bunu yaptıgım için üzgünüm ..
Nar

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Yazdım gitti

Gercegi kabullenmem zor olduğundan kafamı dagitabilecegim herseyi yapıyorum.. Geziyorum, şarkı dinliyorum.. Doğrudur ,bir an icin unutuyorum sevilmiyor olduğum gercegini .. Ama yine dönüp dolaşıp sonuca geliyorum.. Yapayalniz ben! İnsan herseye alisabiliyor mu bilmiyorum.. Ama ben su ana kadar basıma gelen herseye alisabildim.. Kabullenemedigim seyler bile sıradan gelmeye başladı cunku insanlar yordu.. Ama ben yasamayı seviyorum.. Sevdiğim , sevildiğim insanlar hala var.. Sevgi oldukça da yasamayı seveceğim.. 
'Nar'

Var mısın sevgiye?

Aslında bana sadece işimi değil hayatı da öğretiyor . Birşeyleri öğrenmek için öğreticiyi sevmemin gerekmedigini, öğrenilen şeyi sevmenin yeterli olduğunu , her insanı  hatta kimseyi ve hatta kendini bile sevmemeyi,bencilliği, basarıya giden yolda önüne çıkabilecek herseyi ve herkesi ezip geçmeyi, hayatta tek basına olunduğunu.. Bunların hepsini bana öğretti.. İncitmeden, gizliden gizliye hazırlamakta beni hayata ve onun tarafından bile sevilmedigim gercegine. Ağladım.. Cok üzüldüm.. Cok sorguladım kendimi.. Kendimde aradim kafamdaki her soru isaretinin cevabini.. bulamadim. Bu durumda kendimi sorgulamamam gerektiğini de öğrendim çünkü bu benle degildi onla ilgiliydi .. Böyle davranmasına ben neden olmadım. O ben yokken de öyleydi.. Ben varken de öyle.. Benden sonra da oyle olacak..Ben onun hayatında birşeyler değiştirebilecek birisi değilim. Ben onun hayatından teğet bile geçemeyecek kadar onemsizim.ben gelip geçici olamayacak kadar hafifim.. Saniyeler sonra patlayacak bir baloncuk gibiyim onun hayatında..anlık etki,anlık işe yarayis..ve sonrası onun için aynı. Onda degisen hicbir sey yokken..benim yine, yeniden ve belkide daha fazla üzülmem gerek. Hayır! Kendimi savunmam, korumam gerektiğini de beynime soktu. Karar aldirtti bana .. Onu hayatimdaki sıfır noktasına götürüyorum.. Nötr olcak benim için .. İcim cok yansa da, gözlerim dolsa bile istemediğimi yapmak yüzünden .. Onun yeri orda olcak; sıfır noktasında.. En zoru bu iste hayatta en sevdiğini o noktaya koymak.. Ne nefret etmek ne de sevmek! Son kez ağlıyorum bu gece! Son kez içimdeki ateşi yakıyorum! Kendisi o külleri savurana kadar o noktada sabit kalacak.. Boyle yapmam gerektiğini o öğretti bana. Kendisini bile sıfır noktasına koydurtmayi ..  ' profesyonellik' kelimesinin anlamını acı bir sekilde sevmeden öğrendim !

19 Mayıs 2013 Pazar

   Bir kez dengesi bozulmaya görsün insanın, vücudunda anlayamadığı birçok değişime maruz kalır. Nedenini bilmeden çok mutlu ya da çok hüzünlü hissetmek eşdeğerdir herhalde. Anlam veremediğin şeyleri hissetmek, bu mutluluk da olsa, rahatsızlık verici olmalı İnsanlar her şeye anlamlar yükleyerek var olur. Nesnelere bile o kadar anlam yüklerken duygularımızı anlamlandıramamak ve belirsizlik duygusu çileden çıkartabilir insanı.
   Mutlu olmanın hazzını duyamadan ruhsal bir çöküş yaşadığımızda ise iki kat çekilmez olur yaşam.Beynimiz oyun oynar adeta bize ve kendimizi aciz hissettirerek. Aslında beynimizi bize oyunlar oynamasına sevk ettirecek kadar ileri götüren bizleriz ya da hayat. Hayatı biz mi çok ciddiye alırız, yoksa hayatın kendisi mi çok ciddidir.Ciddiye almak, kendini yıpratmakla eşdeğer olmamalı bence. Bu kadar mükemmel bir mekanizmanın kendini koruma sistemi olmayacağını düşünemeyiz. Fakat bir o kadar da yıkıcı etkenler var, stres gibi.Stresle başa çıkmanın yollarını genlerimiz gösteriyor bize. Galiba burada elimizden pek de bir şey gelmiyor. Strese maruz kaldıktan sonra ağır depresyona girmek, kişilik bozukluğuna düşmek, obsesif olmak ya da bipolar bozukluk sahibi olmak bizim seçimimiz olmuyor. Bundan kurtulmak da ne kadar kişinin elinde tıp emin mi bilemiyorum.Yani şanslı gelmek bu dünyaya, genler açısından da.
   Parmak izlerimiz gibi farklı yaşantılara sahibiz hepimiz. Kimsenin hayatına kolay diyemeyiz elbet ama bazılarımızın hayatı daha zor dersem kızamaz kimse bana.Çevreme baktığımda, hayattan çektikleriyle hayatın hırpalaması arasında doğru orantı göremiyorum ben. Kimsinin omuzlarında nispeten daha az yük olmasına rağmen kambur, kimisi de bir hayli yükün altında olmasına rağmen inadına dik yürüyor hayatta. Kişiliğimiz, en önemli olan biziz, hayatın bize verdikleri ya da bizden aldıkları değil.
   Zor süreçlere girdiğinde eskiden beri sanata sarılmış insanoğlu. Edebi eserler vermiş, değerli tablolar yapmış   , şiirler yazmış ve daha birçokları.Bir şey ortaya koyamayanlar ise okumakla, anlamaya çalışmakla yetinmişler. Hikayelerde kendini yazmış ya da kendimizi bulmaya çalışmışız. Asıl enteresan olanı bu bizi iyileştirmiş, güçlü kılmış hayata karşı.Bir şeyler üretebilmek hayatta sahip olduğumuz en önemli değerlerden birisi bence.

Elif
 

16 Mayıs 2013 Perşembe

Bir Yuva Bir Çocuk


Bir çocuğun hayatına girmek, hem de henüz 6 yaşında ve ailesi tarafından daha da küçükken terk edilerek çocuk esirgeme yurduna emanet edilen birisi o.Hayatımızı birbirimize açarken nelerle karşılaşacağımızı ve nelere karşı baş etmek zorunda kalacağımızı bilmiyorduk.
Kuruna gitmeden önce bilmediğim için çok da bir şey düşünememiştim, daha doğrusu fazla idealisttim ve en çok manevi desteğe ihtiyacı olan çocuğa ablalık yapmak istiyordum onun hayatına bir katkımın olabileceğini düşünerek. öksüz bir çocuk olsun anne ve babasını hiç görmemiş ilgiye aç biri olsun istedim ama öyle biri yokmuş.Bunu isterken kendi içimde tamamen duygusal alanda düşünüyordum. Sorunları olan sorunlu bir çocukla karşılaşacağımı ve baş edip edemeyeceğimi hiç düşünmemiştim.
Ardayla tanısınca düşüuncelerim kısmen değisti sudan cikmis baliga dondum adeta onunla yasadiklarimin olabileceğini daha once hic dusunmemistim ve o an idealist olup bir cocugun hayatina girip ona yardim edebilirim onu kazanabilirim dusuncesi dank etti bana. Cunku bir saatte bircok sorunla karsilasmistim bile yine de pisman degilim bir insanin hayatina girmek kendini ona kabul ettirebilmek ve en onemlis onu topluma kazandirmak ve iyilestirmek elbette kolay olmayacak ama ben pes etmeyecegim. Her zaman yaptigimi, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

MARTİN EDEN

   Martin, Jack London'ın özyaşam öyküsü olarak yazdığı romanda kendisinin yerine koyduğu kahraman. Bu roman benim " Başarmak nedir?" sorusunu sormama neden oldu.
   Martin, tüm hücreleriyle çalıştı, imkansızı başardı ve amacına ulaştı. Fakat onu hiç ummadığı bir son bekliyordu.Hayatın tam ortasında kaldı. artık ne işçi ne de burjuvazi sınıfına aitti.Ait olduğu yerden yükselmek için girdiği çabada yalnızdı.Herkesin muhalefetine rağmen pes etmedi çünkü kendisine olan 'inancı' tamdı.Sadece inandığı için başardı gibi basit bir sonuç çıkmıyor kitaptan. İnandı ve başarmak için insanüstü bir çaba gösterdi. Kitabı okurken toplumsal değerleri umursamayan böyle bir insanın gerçekten var olup olamayacağını düşündüm.Martin'in başardığı kadar olmasa da kabul görmemizi sağlamasına rağmen bazı seslere kulak tıkamamız mümkün mü acaba? Martin bunu başardı. Kendi inandığı şeyi başarmak için herkese kulağını tıkadı.Fakat O bunu bilinçli yapmadı.Toplumdaki baskın kültürün değerlerine hiçbir zaman önem vermedi, veremedi.Ünlü bir yazar olması da bunu değiştirmedi.
   Martin'in burjuva sınıfına 'yükselmesiyle' beraber en yakınları da dahil olmak üzere çevresi tarafından gördüğü ilgi tamamen değişmişti. Daha önce, parası olmadığı için çektiği tüm sıkıntıların parası olduktan sonra tamamen ortadan kalkmasına anlam vermedi, veremedi. Kendi kendine, "Ben hala aynı Martin'im." diye sayıklıyordu.Çünkü ona eskiden kötü davranmasına rağmen şimdi iyi davranan aynı insanlardı. Ve Martin insanın kişiliği dışında başka bir çok şeye önem verilmesini anlayamıyordu. Çünkü kendisinin tek önem verdiği, basit olarak insanın kendisi, karakteriydi. Bunu anlaması için burjuva kültürünü içselleştirmiş olması gerekirdi.
   Martin'e tüm bunları yaptıran aşk ve akına kavuşacağına olan inancıydı.Fakat Ruth'un onu terk etmesiyle birlikte Martin için hiçbir şeyin anlamı kalmadı ve ünlü bir yazar olmayı başarmasına rağmen yazma eylemini terk etti.
   Başarıya ulaştı ve işçi sınıfından ünlü bir yazar doğdu.Fakat artık kendisini ait hissettiği bir sınıfı da yoktu Martin'in. İnanılmamak değil ama anlaşılmamak ve ait hissetmemek intihara sürükledi Martin'i.

Elif
 
 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Hastane Günlüğü


Formasyon alıp almama kararı okulun bize verip vermeyeceği derken biz 4.sınıflar formasyon almaya hak kazandık.Gelecekte öğretmen olmak istediğimizi bilmeden gelecek kaygısıyla başladık programa.Okul programı ve ayrıca her akşam saat 17:30-21:30 arası formasyon programı olarak ayarlanmıştı.
Benim için her şey  bundan sonra başladı. Öncelikle bu ağır programa katılıp katılmama kararı almam gerekiyordu. Ben ne yaptım herzamanki gibi ‘hasta’ gibi yaşamama politikasıyla programa katılma fakat ağır gelirse bırakma kararı aldım. Bu kararın kaderim olacağını ozaman bilmiyordum..
Okul programı başlattı, Pazartesi günü başlıyoruz.Bende yapıp yapamayacağıma dair duyduğum bir korkuyla karışık heyecan var. O kadar motive olmama rağmen ilk gün beni yeterince sarsmıştı ama yine de bu ağır programda yorulmanın normal olduğunu düşünerek bırakmak aklıma gelmemişti henüz., ‘hasta’ gibi yaşamıyorum ya ondan galiba...
Metrodan çıktım eve yürüyorum hala kendimi telkin ediyorum, bir şeyin yok Özge eve kadar yürüyebilirsin, iyisin korkutma kendini vs sözlerini tekrarlayarak ve bildiğim duaları okuyarak eve vardım. Eve vardığımda ‘çok şükür bu eve girebildim’ dediğimi anımsıyorum.Ama gerisini hatırlamıyorum eve girdikten sonra ne yaptım? Yemek yedim mi televizyonu açtım mı yoksa üzerimi değişip hemen yattım mı? Sabah uyandığımda dinlenmiş olarak kalkmıştım. Hani yataktan kaltığınızda gülümsüyerek kalkarsınız nedenini bilmediğiniz şekilde mutlusunuzdur ya, o sabah ben de öyleydim. Kalktım, pencereden dışarı baktım, ağzıma iki badem attım ve mutfağa geçtim. Çayın suyunu koydum bir yandan da bulaşıkları yıkıyordum.Hafifçe başım karıncalanmaya, çekilmeye başladı. Ben bu hisse alışık olduğum için panik yapmadım, bulaşık yıkamaya devam ediyordum bir yandan da kendimi telkin ediyordum tabii.’Böyle olur geçer Özge panik yapma tamam geçecek’ ama bu sefer olan herzamankinden farklıymış, geçmedi hatta artıyordu işte ozaman dedim Özge kendini telkin etmekle olacak gibi değil bu buradan çık yatağına yat. Bıraktım her şeyi fakat geç kalmıştım ikinci adımımı atamadan bayılmıştım.Mutfakta düz betona kafamı(tam yara yerini) çarparak bayılmışım. Bu olay benim hayatımda çok şeyi değiştirecekti. 

Hastane günlüğü,
O tarihi artık hiç unutmayacağım heralde 26 Ocak 2011 Çarşamba  23 yıldır beklediğim gün oldu saat 11.00 giriş 15.15 ayılma olarak sonlandı.
Uyandığımda yanımda Enver Amca vardı Özge..Özge.. diye seslenerek uyandırmaya çalışıyordu beni. Uyandıktan sonra sırayla sol elini sol ayağını sağ elini sağ elini hareket ettirmemi istedi. Sonra yannımdan ayrıldı. Sonra öğrendim orası ‘yoğun bakım’ mış. Ne biçim bir yerdi orası, kabus gibiydi. Yanımdaki adamı hiç unutmayacağım.”kolum,kolum çok ağrıyor abiii kolumu kesin gevşetin şunu öldürün beni dayanamıyorm hemşireeee! “ sürekli bağırıyordu hem de olanca gücüyle. O ölmedi ama az kalsın beni öldürüyordu...Yoğun bakım odasında çok hemşire vardı ama dikkatlerini çekmek de bir o kadar zordu. Belki de benim sesim çıkmadığı içindir...Evet hemşirenin dikkatini çektim “Başım çok ağrıyor, bana iğne yap uyut beni! (artık dayanamamış ağlıyordum)” hemşire ise güldü söylediğimi tekrarlayarak sen hiç böyle iğne duydun mu özge? Senin uyumaman lazım.O an şoka girdim galiba nasıl yani ben tüm gece uyumayacak mıyım? Hemşire; uyuyacaksın tabi ama duşadan müdahaleyle uyutulamazsın dedi ve gitti. Sonra duydum ki Enver Amcayla konuşuyor.. ve elinde bir ağrı kesici ile geldi. Bacağıma yaptığı iğneden sonra üç saat uyuyabildim ama sonra tüm gece iğne vurulan bacağımı haraket ettiremedim. Olsun ben uyuyabilmiştim ya artık başım ağrımıyordu ya...Zaman geçtikçe zorunlu olarak yatırıldığım pozisyon beni rahatsız etmeye başladı artık buna bacağımın ağrısı da eklenmişti. Başım sarılmıştı ve 45 derece sola eğik bir açıyla yatıyordum. Daha sonra hemşireye başımı hareket ettirmem biraz olsun sağa çevirmek için yalvardım ama olmaz dedi. Çok sonra anladım ki uzun süre hareketsiz kalam sonucunda boynum tutulmuş ve artık o da ağrımaya başlamıştı.
Uyandığımda çok susuzdum ama 4 saat beklemem gerekti iki yudum su içebilmem için. Daha sonra galiba ben biraz sıvı alımını fazla kaçırdım ve istifra ettim. Çok kötüydü yatağına, yastığına kusuyorsun ve acizsin hareket edemiyorsun birisi gelip temiizleyene kadar o şekilde kalmak zorunda olduğunu bilmek o acizlik duygusu çok kötüydü. Sesleniyordum ama kimse duymuyordu iki hemşire duydukları halde ilgilenmediler. Karşımdaki yaşlı bir amcanın yanında duruyor bana bakıyor ama gelmiyorlardı. En son beni duyan bir erkek hemşire geldi yanıma temizledi yatağımı. O an O’na minnet duymuştum.
Yoğun bakımda saat ilerlemiyordu duvardaki büyük saat da benim görüş açım içindeydi ve gözümü saatten alamıyordum.Saat 7.30 du telefonda konuşan hemşire Enver bey demişti...Enver Amca’nın araması beni çok mutlu etmişti.O’nu görmeyi çok istiyordum, O gelince nasıl yalvarayım da beni bu odadan çıkarsın diye düşünüyordum.Artık O’nun gelişine odaklanmıştım, beni burdan kurtaracaktı. Daha sonra anladığıma göre Enver Amca benim MR’ımın çekilmesini istemişti.Hazırlık kavga gürültü vs sonucunda beni MR a götürmek üzere yoğun bakımdn çıkardılar. Tekrar yoğun bakıma götürülürken annemi gördüm çok şaşırdım çünkü ben MR’a giderken yakınımı görebilecek miyim diye sorduğumda ‘hayır’ demişlerdi.Kısa bir süre olsada o odadan çıkmak beni çok mutlu etmişti ama tekrar beni yatağıma yatırdılar. Artık Enver amca’mı beklemeye başlamıştım..EVEETT! geldi çıkan MR’ıma bakıyordu acaba son durum nasıldı artık benim MR’ım nasıldı çok merak etmiştim.Enver Amca bakarken ben de bakmaya çalıştım ama göremedim çünkü ben boynumu hareket ettiremiyordum. Biraz umutsuz ama tüm gücümle ‘Enver Amca’ dedim. Beni duydu hemen yanıma geldi tek söylediğim söz ‘beni burdan çıkar’ oldu. Enver Amca gülümsedi –değil mi ben de öyle düşünmüştüm dedi. Hemşireye çıkışını yapın dedi ve gitti.
Bu kez piyasaya baş hemşire çıktı. Bir kez daha sabretmem gerekiyordu. Hemşireleri azarlıyor işleri yetiştiremedikleri için sürekli bağırıyordu. Benim hemşirem hastamın çıkışını yaptıktan sonra ilgilenecem işlerle demesine rağmen O bunu kabul etmedi ve önce işlerini halletmesini söyledi. Anladım ki biraz daha sabretmem gerekiyordu. Biraz üzülmüştüm hemen çıkamadım diye ama olsun biraz geç olsa da  çıkacaktım ya mutluydum....
Serviste....
Beyin cerrahi ve estetik kliniğine getirdiler beni


24,10,2011
Hiç aklımdan çıkmıyorlar, hastanede yaşadığım günler...üstenden sekiz ay geçmesine rağmen uzvumun bir parçası ayrılamadı hastanede yattığım odadan, ameliyat masasından, dar ve uzun koridorundan...
Neden gittiğimi bildiğim halde güle,oynaya gitmiştim Mersin Devlet Hastanesi’ne. Hastenenin dış görünüşüyle içi birbirinden o kadar farklı ki..Enver Amca’mın odasına girdik annem, babam ve ben.Oturduğum sandalyeden karşı kapıya zor gitmiş içeri zor atmıştım kendimi.Benim halim oradaki tansiyonu düşürmeye yetmedi bununla beraber sinek vızıltısını dahi işitecek halde değildim. Enver Amca’mın odasında hemen kapı eşiğinde duran sandalyeye oturdum ya da oturtuldum.Başımı taşıyacak kadar dahi gücüm olmadığı için boynum tamamen bükülmüştü ve başım yere paralel bir haldeydi. Gözlerimde kapalı tepkisiz fakat huzur içinde oturdum.Sıranın bana gelmesini bekliyordum.Bu süre zarfında birkaç hasta girdi odaya muayene oldu.Hasta doktor diyaloglarını duyuyordum fakat içeriden veya dışarıdan herhangi bir tepki veremiyordum. Birkaç defa gözlerimi açabildim.Hala ayık olup olmadığımı kontrol etmek istiyordum. Enver Amca, arada bana laf atıyor benimle konuşmaya çalışıyordu ama bu mümkün değildi. Yine de O bir ümit bana sesleniyordu fakat benden en ufak bir tepki gelmeyince kendi kendine konuşmaya devam ediyordu.
Sorun çıkaran, kavga eden hastalardan bıkan hemşire , şu hale bak acil hastalara bile yardım edemiyoruz! Diyerek tepkisini dile getirmişti. Acaba yanı başındaki sandalye de öylece oturup sıramın gelmesini beklemek vicdanını nasıl uyarmıştı da dayanamayıp vicdanının sesini ordaki kalabalığa da duyurmak istemişti. Hemşirenin umduğu gibi olmadı, hasta,yorgun,tahammülsüz kalabalık sesini yutmuştu. Ben ise duyduğum ve yaşadığım iki farklı alem olduğunu sanarak , rahatsız sandalyede en ufak bir yaşam belirtisi vermeksizin bekliyordum.  Görmediğim için yaşı hakkında bir fikrim olmadığı fakat şikayetlerinden yaşlı olması gerektiği kanısına vardığım bir amca Enver Amca’ya dertlerini yakınırken,O babacan gülüşüyle, Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Argo tabirle senin kaporta bozulmuş, dedi.Çok güldüm belki kahkahalarla . Ruhum gülmekten mest olmuş bedenim tepki veremiyordu. O zaman  ruhumun bedenimden ayrıldığını artık onu kontrol edemediğini düşünmüştüm.

Özgeyevski

05.01.2012



Yaşam dediğimiz inişli çıkışlı bir çizgi, diyerek böylesine klasik bir cümle kullanmak istemezdim. Fakat klasikten kastımız nedir ki? Yaşanmışlıklar sonunda elde ettiklerimiz değil midir? Yanlışsam düzelltin siz. Yüzüme karşı söyleme imkanınız yok ama kendi kendinize söyleyerek de yapabilirsiniz bunu. Kendi kendine konuşana ‘deli’ demezler mi sonra, derseniz eğer. Ben demem. Ben çok konuşurum kendi kendimle, öyle manası olmayan eksik cümleler söylerim herkesin duyabileceği seste. Sonra bunu duyanlar suratıma bakarlar anlamak ister gibi. Ben her şeyin farkındayımdır ama hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranırım sanki o manasız cümle benden çıkmamış gibi. Yani ne söylememi bekliyorlar bilmiyorum. İnsanlardaki merak dürtüsü gerçekten aşırı, benim kafamdan geçenleri neden öğrenmek ister, varlığımdan dahi o ana kadar haberi olmayan bir yabancı.
 Çevremizdekilerin varlığını umursamadan yaptığımız eylemler sonucunda akıl sağlığı yerinde değil yakıştırmasına maruz kalırız. Ben bunu tecrübe ettiğim için biliyorum. Belki yanlış ama tüm olayın böyle geliştiğini düşündüğüm için umursamıyorum. Belki de umursamadığım için, beklenilen davranışı göstermediğim için  akıl sağlıyım yerinde değil sonucuna varabiliriz. Ben bir başkasının kendi kendiyle konuşmasına şahit olduğumda bir sıfat yakıştırmaya çalışmam ona. Oda benden, derim. Anladığımı düşünürüm onu. Halbuki nasıl anlayabilirim ki? Farklı yaşanmışlıklar, farklı duygularla bezenmiş bambaşka bir insan o. Tabi bu eyleminde aşırıya gitmediği sürece anladığımı düşünürüm, sonra bende başkaları gibi, yazık hasta, damgasını yapıştırıveririm o insana.En sinirlendiğim şeylerden biridir hastalıktan dolayı acıma ifadesi olan ‘yazık’ kelimesinin kullanılması.
 Ben kim oluyorum ki, biz kim oluyoruz ki başklarının eylemlerinin yanlış, aşırı, hastalıklı olduğuna karar verme yetkisini kendimizde görebiliyoruz? Hepimizin tek seçeneği var o da çoğunluğa uymak yoksa bir sorunumuz var demektir. Önceleri buna inanmasak da, ne kadar çok sosyolaşirsek o kadar kısa zamanda inanmaya başlarız bizde bir sorun olduğuna ve diğerlerinin normal olduğuna. Ben tepkiliyim bu ‘normal ‘ kelimesine. Belki içgüdüsel olarak,belki  bilmeden ama öğretilmiş bir davranış olarak nasıl da bağlıyız normale. Eğer bu kelimenin kapsamını kocaman bir çembere benzetecek olursak kimse çıkmak istemez o daireden. Çıkan insanlar vardır ve çıktıkları andan itibaren de bizim yaftalarımıza maruz kalan insanlar.Kimisi doğuştan farklı gelmiştir dünyaya onun sıfatı dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bellidir. Özürlü deriz biz onlara. Bebekken bilmez insan, çocukken anlamaz, büyüyüp aklı erince de ne hisseder, yaşamaya devam edebilmek için ne yollar arar kendine hangi deliklere girer, hangi derinliklerde kaybolur hiçbirimiz bilmeyiz. Biz sebep olduk hepsine ama davranışlarımızın bir başka bireyde nelere neden olduğunu , neye sebep olduğumuzu bilemeyiz. Bilseydik belki nefret ederdik kendimizden ya da zayıf kişiliğe sahip diye onu suçlamaya devam ederdik. Kim bilir belki o kadar üzülürdük ki, tüm dünyadan soyutluyarak kendimizi ben onu üzecek bir şey yapmadım, aksine çok hassas davrandım . Böyle olmasının suçlusu benim dışımdaki herkes derdik. Farklı farklı insanların olaya bakış açısını ve kendini soyutlamının bir yolunu bulup vicdanını rahatlatmalarının örneklerini verdim. Şahsen ortada somut bir gerçeklik varken ben kendimi sıyırıp vicdanımı rahatlatmanın yolunu bulamam.Elbette benim de bir suçum var diye düşünürüm. Vicdanını rahatlatabilenler benim yanlış yaptığımı söylerler. Ben de böyleyim kendimi kandıramıyorum. Başkasına zarar verdiğim gibi kendime de zarar veriyorum. Ama yanlış yapanın ben değil, tüm kendini aldatanların yaptığını düşünüyorum.
Vicdan ne kutsal şeydir, sahip olmayan bilmez. Ankara Emniyet Müdürlüğü binasın üstünde büyük harflerle Herkesin polisi kendi vicdanıdır, yazar. O cümle tam olarak bu değilse bile bu anlama gelen bir cümleydi. Yanlış demiyeceğim ama toplumun kabul etmediği davaranışları yapmamızı engelleyen tek ve en güvenilir mercii vicdanımızdır.Din ve ahlak ikisi de vicdana dayanır. Ahlaksızlık yapmak da dine karşı gelmek de kişinin kendi inisiyatifindedir. Din cezayı ölünce verir ahlak da ise ötekiler. Eğer ötekiler umrunda değilse insanın cezası da yoktur hiçbir yaptığının. Tabi ben bu derece kimseyi umursamayacağına inanmıyorum kimsenin. Ayrıca benim inancıma göre yaptıkların bir gün yakalar seni hiç ummadığın anda ve hiç ummadığın yerde.Bu mevzu bambaşka bir derya , konuyu dağıtmayalım daga fazla.
 Bizim normal değil sıfatını taktıklarımızın  bu durumda isteyerek kaldıklarını düşünmüyorum ben. İstiyorum bu benim tercihim dese de inanmıyorum ben ona. Herkes tarafından onay gören davranış ve duygu halinde olmayı kim istemez ki, diye düşünüyorum kendi kendime. Ve bu insanlar diğer  tüm insanların normal kelimesinin sıkı bir savunucusu olmasına karşın sevmezler bu kelimeyi. Bu keliminin ve zıddının yaptığı çağrışımdan imadan hoşlanmazlar da ondan. Fakat ancak bunun dışına çıkanlar bilir bunu. Sadece onlar farkına varabilir bunun. Ben de normalin dışına çıkarak daldım bu düşüncelere. Bunları düşünmem , sitemim, isyan var mı bilmiyorum bu satırların içinde ama her ne varsa hepsi de anormal bir sürecin sonunda oluşmuş normal tepkilerdir.

Özgeyevski

29,12,2011



Eski filozoflar tüm bilimleri bilirlermiş.Matematik, fizik, astroloji, psikoloji, yedi tane bilim vardı yanlış hatırlamıyorsam, şimdi eksik olanları tamamlayamayacağım.Şimdiki filozoflara, yazarlara, bilim adamlarına bakıyorum, hepsi de bir tane bilimden tam anlamıyla haberdar.Hayatları boyunca tek bir şeyin etkisi altında şekilleniyor tüm davranışları. O’nları eleştirdiğim filan yok.Tamam, çok da beğenmiyorum doğrusu ama kendim bir bilim dahi olsa hakkıyla biliyor muyum? Benim atalarım , çuvaldızı kendine iğneyi başkasına batır, der. Kendimi çok eksik buluyorum, daha fazlasını yapıyorum savaşıyorum kendimle. Ne yalan söyleyim bu konuda benden ileride olan sanat adamlarını görünce ümidim de yıkılıyor. Artık kimse öyle olamıyor, ben mi olacağım? Diye soruyorum kendime.
Mesela  Nurullah Ataç şiirin, şairin etkisinde kalmış. Her yazısında mutlaka bir beyit, bir dize. Lafın gelişi bir dedim daha da fazla oluyor. Hangi konudan açarsa açsın yazısını bir beyitle zenginleştiriyor. Kendisi de sık sık dile getiriyor yazılarında şair olmak istediğini, şiiri çok sevdiğini fakat olamadığını. İçinde ukte kalmış hem de öyle böyle değil. Zaten pek sevmem şiiri bir de bu ara üst üste Nurullah Ataç’ın kitaplarını okumam vesiyle gördüğüm beyitler beni iyice tiksindirdi. Belki ağır bir ifade oldu tiksinmek, bu konudan ne kadar sıkıntı duyduğumu ifade etmek için kullandım sadece, maksadanı aşan bir ifade oldu sanırım. Nimetten tiksinilmeyeceği gini sanattan da tiksinilmez bence. Teşbihte hata olmazmış.
Amatörce de olsa yazıyorum bu satırları. Acaba neyin etkisinde kalarak? Benim içimde ukte kalan şey ne? Öğrenmeden, daha sonra da etkisinde kalmadan bir sanat eseri ortaya çıkarmak mümkün değil mi? Bin bir çeşit şey varken hayatta ben bir şeyin etkisiyle yaşamak istemiyorum. Şuanda da etkisinde olduğum bir şey var mı, varsa da o nedir bilmiyorum?
Bilmeden sosyoloji biliminin içinde buldum kendimi. Psikoloji bilimiyle ilgileniyordum, nedenini bilmediğim sıkıntılarımı anlayabilmek için. Sosyolojinin bu isteğim, ihtiyacım konusunda bana hiç yardımcı olmadığını söyleyemem.Hatta ne zaman aklıma psikoloji gelse, her şeyde bir hayır vardır, sözünü tekrarlattı bana sosyoloji. Sormayı aklımdan dahi geçiremeyeceğim soruların varlığından haberdar etti beni. Çoğu soruyu cevabıyla birlikte sundu önüme. Tam bunun zevkine varmışken bıraktı, sen araştır daha fazlasını öğrenmek istiyorsan dedi bana okul. Öğrenmek istedim, farklı şeyler okudum fakat sosyoloji derya deniz ve ben şimdi bu öğrenme konusunda pek de başarılı olamadığımı düşünüyorum.
Bugün de bilimden, insandan, yaptıklarımdan, yapamadıklarımdan açmak geldi içimden. Karaladım bişeyler, karalama kelimesini bilinçli olarak kullanıyorum yazdıklarımın değerli olduğunu düşünmediğimi ifade etmek için.Çoğu kişinin zaman zaman da olsa hadi bir kere olsun yine de aklına gelmiştir bu cümleler. Benim tek farkım diğer insanlardan, onların önemsemediği düşünceleri ben yazarak kaydediyorum. Kimsenin önemsemediği şeyi önemsediğimi düşünmeyin sadece yazmayı sevdiğim için yapıyorum bunu. İlerde birgün, bunları neden yazıyorum? Sorusunun cevabını da bulursam mutlaka onunla da ilgili bir karalama yapacağım.

Özgeyevski

9 Mayıs 2013 Perşembe

26.12.2011



Arayan belasını da bulurmuş, mevlasını da. Ne kadar sık kullanırım bu cümleyi ama kim söylemiş bilmiyorum halka mal olmuş işte. Böyle sözlere de anonim deniliyordu değil mi? Ne kadar cahilim. Ben de aradım çok aradım hem de mevlamı da belamı da bulabilecek kadar çok.
Farklı türden kitaplar sipariş verdiğimi söylemiştim önceki yazımda . Aslında farklı filan değiller hepsi de deneme yazıları. Zaten daha önce de edebiyatımızın klasik yazarlarının romanlarını okumuştum. En çok da Peyami Safa'nın kalemini beğendim. O ne yazsa beğendim.Hani benim de yazma hevesim, henüz yıkılmamış hayalim varya işte onun için düşündüm ve kesinlikle bir roman yazarı olamayacağıma karar verdim. Neden? Diye sorabilirsiniz çünkü cevabını biliyorum. Gerçi o soruyu her zaman sorabilirsiniz ama bu sefer cevap verebileceğim size. Her neyse. Çünkü ben karakter yaratamıyorum. Yapabildiğim tek şey kendimden, gözlemlerimden, hislerimden ben de bırakılan izlerden yola çıkarak cümleleri sıralamak böyle.Yani yaratıcı değilim ama taklitçi olduğumu da düşünmüyorum. Şahsıma münhasırım işte. Belki bu cümle de çok kendini beğenmişlik oldu. Öyleyse öyle şahsıma münhasırım ben.
 O zaman düşündüm benim yazdığım bu yazıları nereye koyabilirim ya da kendimi daha da geliştirip, nasıl olsa yaşım küçük,yazılarımı  neye benzetebilirim. Deneme yazılarına yakın bir tarzım olmasına rağmen böyle bir çaba içine girmeden bunun ve daha acısı deneme yazılarının varlığından bihaberdim  Deneme yazısını da bilmiyorsan hiç uğraşma diye içinizden geçirmiş ve bu yazının sonunu getirme hevesiniz yok olup gitmiş olabilir. Tabi ki biliyordum yani sizin bildiğiniz kadar. Şimdi size de çamur atmış gibi oldum. Özrüm kabahatimden büyük oldu. Yanlış anlaşılmamak için düzeltiyorum. Maalesef memleketimde çoğu kişi deneme yazısı deyince ‘eskiz’ kelimesi canlanıyor hafızasında. Daha bitirilmemiş bir ön karalama gibi ben onları düşünerek genelleme yapmıştım.Bahsettiğim kişilerde üniversite mezunları yani öyle yolda önüme gelene sorup da sonra böyle bir yargıya varmadım. Üniversite okuyanları da yücelttim kafamda sanmayın ama karşılaştırma yapabilmek için daha iyi bir ayrım gelmedi aklıma. Bizim memlekette okuyanlar işte bilemeyenler kısacası. Onların da suçu değil elbet. İlgisi olmayan insan öğrenmek için ekstra bir çabaya girmiyor. Okul dediğimiz binalarda sadece pozitif bilimleri tanıttığı için edebiyatımızı öğrenmek ancak ilgiye muhtaç kalıyor. Neyse ki benim durumum o kadar vasat değil yani umut vadediyorum. Konuyu da getirdim nereye bağladım. Her şey niyete göre var oluyor.
 Şimdi elimde olanlarda yine bizim edebiyatımızın ünlü deneme yazarları. Yazmaktan okumaktan bahsediyorum da topu topu iki türle tanışmışım. Biri roman diğeri ise deneme. Şiiri hiç sevemedim neden bilmiyorum belki de anlamadığımdandır. İçimde öyle duygu patlamaları yapmaz. Hadi patlamadan geçtim de anlamıyorum işte ne yapsın. Sevmek için anlamak gerek, bir filozof söylemiş. Benim biraz hafıza problemim olduğu için şimdi kimin söylediğini aktaramayacağım size. Ne kullanıyorsun o zaman diye bana kızabilirsiniz ama siz de itiraf edin cuk diye oturmadı mı?
Bir yazıya başlamak kadar onu bitirmek de çok önemli hatta yazının bütünü yazıya başlamaktan daha önemli. Yazarım, yazarım çok da güzel olur misal yani. Bir amacı olmadığını anladığınız zaman hem kızarsınız bana hem de zamanınız boşa geçtiği için üzülürsünüz. En kötüsü de bir daha benim imzamı taşıyan yazıları hiç okumazsınız. Size haksızsınız demiyorum ama aklıma da bir soru geliyor. Bu dünyada kaçıncı yılınız bilmiyorum.Bu yazıyı okuduğunuza göre ve benim yaşımı düşünecek olursak hiç de az olmamalı. Ey bu satırları okuyan ve anlamsız olduğunu düşünen sen, nefes aldığın sürece yaptığın her eylemin anlamlı olduğunu söyleyebilir misin bana?
            Nurullah Ataç ismini duymuşsunuzdur mutlaka. Eğer onun yazılarını okuduysanız kesinlikle onun etkisinde olduğumu kendinizden emin bir şekilde söylerdiniz. Daha önce, en azından yazılarım konusunda taklitçi olmadığımı düşündüğümü söylemiştim. Hala da öyle düşünüyorum. Ben Nurullah Ataç’ı tanımazken de böyle yazıyordum. O benden önce yaşamışsa daha da önemlisi edebiyatımızın önemli bir ismi olmuşsa, bu benim taklitçi yaftasına layık olduğumu mu gösterir? Bence bu yazılarımın bir umut vaddettiğinin belgesidir.

özgeyevski

7.12.2011



Yazmaya başlamadan önce bir başlık bulmak gerek. Ama ben öyle doğaçlama yazıyorum ki önceden kestiremiyorum ne yazacağımı, ve nasıl sonlandıracağımı da.Böyle olunca başlık bulamıyorum  yazılarıma. Hatırlar mısınız, orta okulda kompozisyon dersimiz vardı da yazılıda sadece bir kompozisyon yazardık.Ben nice sınav kağıtlarımda başlık yazmayı unutup vermişimdir kağıdı. Bunun yüzünden hep puan kırmıştır hocalar benden. Üstelik o zaman deyim, atasözü, özdeyiş gibi belli bir cümle üzerinden bir kompozisyon çıkarmamız istenirdi yani ne yazacağımız başından belliydi de ben yine başlık yazamazdım. Sıra arkadaşıma bakardım , acaba ne yazmış?, diye kopya çekmek için.
Belli bir düşünce üzerinden yazmam gerektiğinde kilitleniyor beynim, ilerlemiyor kalemim.O yüzden hiç pekiyi alamadım hep iyi almışımdır. İyi, alıyormuşsun ya daha ne istiyorsun diye düşünebilirsiniz. Galiba, diğer derslerimde de pekiyi değil de iyi bir öğrenci olmamın yüzü  hürmetine o puana layık görülürdüm. Edebiyat, resim,beden, müzik gibi dersler; sözüm ona asıl bilimlerdeki başarına göre değerlendirilirdi. Demek isterdim fakat öyle geldi öyle gitmekte.
Okunma kaygısı gütmeden yazıyorum bu satırları, içimden geldiği gibi başlayıp içimden geldiği gibi sonlandırıyorum. Başlık yazamadığım gibi sonuç da yazamam ama gelişme paragrafını güzel yazardım. Başka da ne kaldı zaten geriye değil mi? Ne diyordum, işte okunma, puan alma gibi kaygılar gütmediğim için ne başlık var bu yazılarda ne de sonuç cümlesi. Ben böyleyim diye rest çekmiyorum, zaten kendimle baş başayım herhangi bir eylemim de yine kendime yapılacağından dolayı anlamsız olacaktır. Kendi kendime rest çekip de tavır yapamam ya. Bu eksik yazıların beni ileride yürümek istediğim yola götürecek köprüleri oluşturacağına inanıyorum. Tecrübeye önem veriyorum ben. Bir gün başlık atmadığım zaman da sonuç yazmadığım zaman da bunun eksikliğini duyup yazımı tamamlayacağımı düşünüyorum. Belki o zaman okunma kaygısıyla yazarım. Böyle bir kaygının varlığıyla nasıl dönüşüme uğrar yazılarım bilmiyorum.
Çok kötü de olsa ortaya çıkanlar, önemsemiyorum şimdilik. Çünkü sevdiğim için yazıyorum, daha fazlası, yazmak istiyorum evet istiyorum. Bir şeyi istediğim zaman düşünürüm ben, acaba neden istiyorum diye?Sadece istediğim zaman mı, bir düşünce düştü mü aklıma düşünmeden yapamam ben. Sonunda ne olduğunu bulmak için düşünüyorum ya da kesinlikle buluyorum bu eylemlerim sonunda demiyorum.Sadece düşünürüm o kadar. Beynimi hiç rahat bırakmam ki ben. Çoğu zaman beynimin düşünceden çatlayacak gibi olduğunu hissettiğim bir duyguyla dolaşırım.Fakat  soruların cevabını bulmak, soruyu sormaktan çok daha zor. O kadar düşünceye yazık olmasın diye birtakım somut şeyler çıkarıyor insanoğlu tabi, ama ne kadar doğru olduğunu asla bilemiyor. Siz kendi vardığınız sonuçlara başkasının düşüncesini onayını ya da reddini almadan emin olabiliyor musunuz? Ben kesinlikle onlardan değilim. Düş hamalıyım ben. Kendimi rahatlatmak için bulduğum bir sonuç mu bilmiyorum ama sonunda rahatlıyorum, benim için işlevi de bu düşünmek ve yazmanın.

özgeyevski

... Üç nokta

İnsanlarin kötü olması değil , benim bunları görememem sorun.. Belki de konduramamam..
Sevildigimden bile emin degilken cok sevip üzülüyorum.. Ve buna karşı koyamıyorum..

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Esen'e ithafen...


 Aşk üzerine söylenmiş ne kadar çok söz var. Aşk ateşiyle yanmak, aşkından kül olmak, aşık dünyayı maşukasının aynası sanır,aşığa Bağdat ırak değildir gibi. Bir o kadar da hayatımızın içinde aşk. Fizyolojiye ve dine konu olmuş.Belki daha başka alanlara da.İnsanoğlunun bu kadar uğraştığı aşk hakkında yazmak istiyorum bugün.
  Ben aşık değilim bunun sayesinde çok farklı yönlerinin görebileceğimi düşünüyorum ;çünkü  aşık olunca kör olurmuş insan.Aşk deyince iki karşı cinsin birbirine hissettiği yoğun duygulardır.Doğa aşkı, anne aşkı, evlat aşkı ya da daha başka şeylere duyulan aşkın varlığından söz ediyorlar.duyulan sevginin fazlalığından dolayı aşk olarak nitelendiriyor olabilirler hepsini fakat aşk deyince benim aklıma bambaşka şeyler de beraberinde geliyor.Karşı cinse duyduğumuz aşktan dolayı hormonlarımız farklı salgılar üretiyor, beynimiz farklı çalışıyor, sadece görmek kalbimizin hızla çarpmasına belki terlememize ve hatta karşımızdakini dünya güzeli olarak görmemize neden oluyor. Bunlardan hangisi bir doğa harikasını veya çok sevdiğimiz bir başka şeyi gördüğümüzde başımıza geliyor?
  Doğru, aşk duyulan sevginin aşırı olduğunu ifade eder.Fakat 'aşığım' kelimesi bahsettiğim tüm değişikliklerin meydana çıktığını ifade ediyor çünkü hepimiz bu kelimeye bu anlamları yüklemişiz.
  Aşık bir insan aslında hiç katılmadığı ama 'yürekten inandığını' düşündüğünü fikirlerin savunucusu haline gelir.Başka bir insanın ruh ikizi oluverir.Bir gün gelir biter bu aşk.Böylesine yoğun bir duygunun günün birinde tamamen kalkabileceğine inanmak zor gelir aşkı yaşayan insana.Diğerleri de uzaktan bakarken aşkın biteceği günü az çok tahmin edip saymaya başlarlar. Aşkın ömrü üç yıldır gibi. Herkeste aşk bitiyor mu bilemeyiz ama tüm ilişkilerin bitmediği kesin.Eğer kişisel değişmelerin sadece ruhsal değişimlerine değilse sürüyor bu ilişki yoksa ruhun sıkışmaya başlıyor günden güne ve kendin yarattığın aşkı kendin öldürüyorsun öldürmekle de bitmiyor ki...Bir bakmışsın aşk olmuş alışkanlık.Alışmış kudurmuştan beter misali kuduruyorsun bu sefer.Fizyolojik etkisini geride bırakıyorsun ama ne olursa olsun aşıkken yaşadığımız güzel günleri başka bir duyguyla yaşamamız imkansız.


  Kimi seversen ama unutma ki, bir gün ondan ayrılacaksın...
  Dilediğin gibi davran, lakin şu da her zaman hatırında olsun ki, bu dünyadan bir gün göçeceksin ve hayatı bir kez yaşayacaksın...

Özgeyevski

6 Mayıs 2013 Pazartesi

  Hayatın kendisi  çok karmaşık ilerleyen bir süreç.Hayat doğa olayları, hayvanların dünyasına girdiğimizde şaşırarak baktığımız davranışları ve başlı başına anlayamadığımız, çözemediğimiz ama her gün yeniden inşa ettiğimiz insan davranışlarıyla dolu.Hiç düşünmeden yaşıyoruz bu dünyada bize toplumun verdiği rolleri iyi oynamaya çalışıyoruz ve bunu başaramayanlara veya başarmak istemeyenlere kızıyoruz belki de neden kızdığımızı bile düşünmeden.Aslında bunu başarmak istemeyenler kalıplardan çıkmaya çalışarak 'özgür' olmak  isteyenler bence. Öyle istediği veya hissettiği için değil de sadece isyan duygusuyla gerçekleştirdiğimiz davranışlar bizi ne kadar özgür kılabilir?
  İnsan doğası gereği sosyal bir varlık olarak yaratılmış dolayısıyla yalnız yaşayamaz.Ben sık sık soruyorum kendime insanoğlu birlikte yaşamayı ne kadar öğrendi acaba diye.Toplumsal beklentiler bireysel çelişkiler içinde yaşıyoruz. Kimimiz ekmek parası veya başarı hırsı kaygısına düşmüş ve bu hırsla yıpratıyor kendini.Belki de başarılı olmak istediğimizde hiç sormuyoruz kendimize bunu ben mi istiyorum benden istenileni mi yapıyorum diye? sorunun cevabı hangisi olursa olsun değişmeyen bir şey var; o da başarılı olmak için seçtiğimiz neden ne olursa olsun toplum tarafından kabul gören ve kendimizi iyi hissettirmelerini sağlayacağımız bir davranışı yapmış olduğumuz olacaktır. Sorunun gizli ama asıl cevabı da bu bence..
  Duygular,dost,arkadaş,beklentilerimiz, vicdan, ahlak, bireysel/sosyal olabilme diyalektiği, etik, ve başlı başına bir karmaşa olan insan ilişkileri... ben hayatımda bunları 'doğru' yaşamaya çalışırken çekiyorum en büyük sıkıntıları. Çünkü doğrular birey olarak bakıldığında kimsenin değil, onlar toplumun doğruları ve ben birey olarak iç dünyamda bunlarla bir çelişkiye düşersem eğer bunu asla çözemediğim bir matematik sorusuna benzetiyorum.
 Vicdan, ahlak, etik ve daha birçokları gibi kavramları cevaplarıyla birlikte bulabileceğimiz iki merci var bana sorarsanız: Din ve felsefe. Dinde aramayı seçersem mutlak doğru olacak cevaplarım.Felsefe ise kendimi özgür hissettiğim ve daha önce hiç düşünmediğim şeyleri düşünmemi sağlayan düşünce tarzı. 'Dinden çıkmama' aldırmadan, felsefeyi seçtim ben.

 özgeyevski


Guvenebilseydim keske..

Dipnot olarak geçsin diye yazıyorum . Hiçbir sekilde güvenmiyorum karsimdakine. Bir savunma mekanizması mı yoksa takıntı mı bilmiyorum . Kafamda inanılmaz hikayeler yazıyorum ve guvenemiyorum. Açıkça kim olduğunu yazamam. Ama cok garip geliyor bir insanı cok sevip hiç guvenememek. Bu nasıl bir psikopatlik? Nasıl bir çelişki ? Nasıl bir yanılgı ? Önce kendimi anlamalı,kendime guvenebilmeliyim belkide..yine kafamı karıştırdı ve yine bir sorgulama donemi başladı hiç bitmeyecek..
'Nar'

5 Mayıs 2013 Pazar

Büyüdüm ve Kirlendi Dünyam

   Zaman-e mektupları işte böyle...Kağıt kokusu ve hissetmek yok artık.Yazmak isteyince yazıyor insan ama bilgisayarın başında geçirilen saatlerin sonunda kendisine kalan baş ağrısına razı olarak oluyor bu.
  Sadece mektupları yazma şeklim değişmedi elbet.Yaş aldım beraberinde de yaşlandım maalesef.Hani yaşlı tonton teyzelerimiz söyler ya " Hayat ağır geldi; taşıyamadım yavrum. " diye.Yirmi beş yaşına gelinceye kadar geçirdiğim travmalar bana da söyletti bu cümleyi. Arkama baktığımda görebildiğim tek şey çocukluğum; ve zor geçen çocukluk yıllarımda çevremdeki insanlara hatta beni anlamayan aileme karşı hep yalnız hissettim kendimi. O zamanlar çok küçüktüm Allah Babayla konuşurdum. Hala beni kimsenin anlayabileceğini düşünmüyorum.artık konuşmaktan da vazgeçtim ya yazıyorum boşaltmak için içimi ya da kitap okuyorum unutmak için kendi dünyamı...
  Her zaman yazmadan önce bu kadar karamsar olmayacağımı söylesem de kendi kendime bu kaçınılmaz son bekliyor yazılarımı...

özgeyevski

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Yazıyorum,dinliyorum...

İcim kıpır kıpır bu aralar.. Bahar geldiginden mi yoksa elime tutusturulan isleri yetistirememekten mi bilmiyorum. Aslında her ikisine çok farklı duygular hakim ama bunu şu an ayırt edemiyorum. Bu içimdeki mutluluk mu korku mu bilmiyorum. Daha duygularımın ne olduğunu bile ayırt edemiyorum.. Hala cocuğum.. Buyuyemiyorum.
Yazıyorum usenmedigim sürece .. Geri dönüp okuduğumda bendeki degisimi görebilmek bazen unutabilmek,bazen ise unutmamak için , bazen paylasmaya cekindigim seyleri yazıyorum..
Dinliyorum .. Bol bol müzik dinliyorum. Canımı sıkan seslere kapıyorum kulaklarımı. Ne duymak istediğime karar verebilmeyi seviyorum.. Haz edemedigim insanın sesine,şikayetlerine bu sekilde dur diyebiliyorum. Uzaklaşıyorum dünyadan.. Ben o yüzden seviyorum onu! O yüzden vazgeçemiyorum .. Sevmediğim seylerden uzaklaştırıyor beni. Ya da ben onu bahane ediyorum sevmediklerinden uzaklaşmak için.. O benim yıllardır en güzel bahanem,kahramanım..